29 Mayıs 2012 Salı

KASIMİYE MEDRESESİ

Mardin’in görülmesi gereken en önemli İslam eserlerinden birisi Kasımiye Medresesi. Akkoyunlu Hükümdarı Cihangir oğlu Kasım,  Mardin’e atandığı zaman şehri onarmak için faaliyetlere  başlar. Bu özverili çalışmasını taçlandıran bu çok amaçlı medreseyi yaptırmıştır(1469)

 
İki teras üzerine iki katlı medrese, cami ve türbe ile birlikte külliye şeklindedir.
Tuğlu tonozlu revaklar ve yanlara doğru derin tonozlarla genişletilmiş tromp kubbeli Cami, revaklı avluda büyük eyvanın selsebilli kanallarda ortadaki havuza bağlanmıştır.

(Bu sistem islamın yaşama bakış açısını gösteren felsefi bir özetlemedir sanki. Kaynaktan sakin bir şekilde çıkan su, doğumu simgeler. Yerdeki uzun ve geniş kanal, çocukluğu, gençliği ve yetişkinliği simgeler. Bu geniş kanalın sonundaki havuza dökülen dar kanal, ölümdür. Bu dar kanalın sonundaki büyük havuz ruhların cennete ve cehenneme ayrılacağı araftır. Geniş kanalı sonunda üstten giden tahliye kanalı cennete gidişi, alttan çıkan tahliye kanaılı da cehenneme geçişi sembolize eder.)
700 yıllık bir tarihe sahip mükemmel bir mimari yapısıyla, nakış nakış süslenmiş,her köşesi ilim ve irfan kokan Kasımiye medresesinde hem dini ilimler hem fenni ilimler icra edilmiş. Bu iki ilim birbiri ile uyum sağlamış. Medrese duvarlarında ve sınıf tabir edilen küçük odaların üstünde o dersliğin hangi bilime ayrıldığını gösteren astronomi ve tıp bilimine ait simgeler mevcut.
Rivayetlere göre Kasım Paşa burada katledilmişler. Kasimiye medresesi eyvanı, rivayete göre, Kasım Paşa’nın kız kardeşi, Kasım Paşa öldüğünde kanlı gömleğini ağıtlar eşliğinde bu eyvanın duvarlarına sürülmüş ve hala o duvarlara su döküldüğünde duvarda ki kan izleri belli olmaktaymış, duvarlardaki kan izlerinin bunlara ait olduğu söylenir.
Kasımiye medresesi değişik bir mimari ile tasarlanmış. Güneş doğduktan sonra güneş batana kadar cephe önemli olmaksızın tüm derslikler güneş ışığından faydalanabiliyor. Dersliklerin kapı yüksekliği bir metreden biraz fazla. Bu yükseklik özellikle tercih edilmiş öğrenci hocasının huzuruna girerken başını eğsin, hürmette kusur etmesin diye. Orta Asyadan gelen sembolizmin İslam felsefesi ile kucaklaştığı bir şah eser.

Medrese de halen müze düzenleme çalışmaları devam ettiğinden o dönemden kalma birçok tıbbi malzeme çerçeveler içinde avluda sergileniyor.



28 Mayıs 2012 Pazartesi

MARDİN

Geçtiğimiz hafta sonu, fakülte dönem arkadaşları grubumuzla Cuma-Cumartesi ve Pazar günlerini kapsayan Mardin ve çevre turunu gerçekleştirdik. Önümüzdeki günlerde değişik konu başlıklarıyla yöreyi tanıtacağım.

Gezi, daha önceki birçok düşüncelerimde değişikliklere sebep oldu. Bunları da konular içinde yeri geldikçe aktaracağım.
(GABBARA: Binaların altından geçen labirent görünümlü yollar)
Ancak diğer konulara geçmeden önce bazı ana hatları sıralayayım.

Mardin şehir merkezi, tüm güneydoğuda Anadolu şehirlerinden farklı bir konumda. Bunun altını çizmek gerekir. Yaklaşık 90 bin civarında merkez nüfusuna sahip kent eski ve yeni şehirden oluşuyor. Mardin, sahip olduğu yöresel kültür zenginliğinin geç de olsa farkına varmış durumda. Henüz emekleme devresinde olmasına rağmen gerçekten çok önemli bir turizm potansiyeline sahip.
Halihazırda kent alt yapısı, -yollar, mevcut oteller, restoranlar ve esnaf- ancak mevcut potansiyeli karşılayacak durumda. Resmi kurumlar, kentin değerinin farkına vararak hızlı bir koruma çalışmasına girmiş durumda. En azından kayıpları azaltarak, batıdaki özgün eski şehri turizm merkezi yapma gayretinde.
Mardin’in bazı çok özel yerlere yakınlığı, Mardin’i merkez alarak güzel bir çevre turu yapmanıza da olanak sağlıyor. Midyat, Hasankeyf, Dara, Nusaybin gibi ilginç mekanlara günübirlik ulaşma şansınız var.
Mardin’in damak lezzeti de ayrıca bir sayfa açmayı gerektirecek kadar geniş ve zengin. Yöresel mutfak dışında, seyahatlerinizde mutlaka denemeniz gereken, Süryani şarabı ve çörekleri, leziz ekmek çeşitleri, şekerli ve tarçınlı bademleri, tatlılar mükemmel ötesi.

   Dilerseniz yarından itibaren gezmeye başlayalım.

24 Mayıs 2012 Perşembe

ANKARA’NIN ÜZERİNDE KARA BULUTLAR

" O GÜNLERDE BÜTÜN ENERJİSİYLE MAKSAT UĞRUNA ÇALIŞAN DAĞINIK KUVVETLERİ YÖNETMEYE ÇALIŞIYORDU." (M. KEMAL İÇİN)

                                                                         Halide Edip Adıvar

Halide Edip Adıvar, 1920 yılının Nisan ayında Ankara’da, M. Kemal Paşa ve çevresindeki bir avuç insanın “Ateşle sınavı”nı, görgü tanığı olarak anlatır:


“Nisan 1920 sonlarında İngiliz gazetelerinin birinde bir devlet adamının BİG STİCK POLİCY (SOPA SİYASETİ) adlı demecini okuduğum zaman fena halde isyan ettim. Bir imparatorluk kurmuş, bir millet sıfatıyla böyle bir demeç on yıl önce hiçbir etki yapmazdı. M. Kemal Paşa büroma geldiği zaman, bu yazının tercümesini önüne koydum. M. Kemal Paşa, hiçbir zaman böyle öfkelenmemişti, adeta sesi kısıldı.
BİZİM DE ONLAR DERECESİNDE OLDUĞUMUZU BİR GÜN ANLAYACAKLARINI VE BİZE BAŞ EĞECEKLERİNİ SÖYLEDİKTEN SONRA, EN SON İNSANA KADAR ONLARIN MEDENİYETLERİNİ BAŞLARINDA PARÇALAMAK İÇİN CAN VERECEĞİMİZİ EKLEDİ. BANA ÖYLE GELDİ Kİ BÜTÜN ŞEREFİMİZ M. KEMAL PAŞA’NIN BU ANLATIMINDA VE SESİNDE DİLE GELİYORDU.


…M. Kemal Paşa, etrafındaki bir avuç insanın fikrini sorarken benim fikrimi de alırdı.


…BİR TARAFTAN HİLAFET KUVVETLERİ HALKA MUSALLAT OLMUŞLAR (SATAŞMIŞ, PEŞİNİ BIRAKMAMIŞ). BİR TARAFTAN KİLİKYA’DA FRANSIZ KUVVETLERİ HALKI ÖLDÜRÜYOR, DİĞER YANDAN YUNANLILAR ETRAFI YAKIP YIKIYOR, ADAM ÖLDÜRÜYORDU. EN SON OLARAK DA ANLAŞMA DEVLETLERİ DE HALKI EZİYORDU. Adeta, Batının gerçek durumda Doğuya “Sopa Siyaseti” uyguladıklarını ve “Kahrolsun Türkler” diye bağırdıklarını duyuyor gibiydim. Türklerin kendileri de aralarında boğuştukları için, MİLLETİN ATEŞLE İMTİHANI’nın en korkunç anlarını yaşıyorduk.

Karargâhta da dıştan sakin görünmekle birlikte, güç anlar yaşıyorduk. Ben sürekli büromda tercüme ve makine ile meşguldüm. Bazen M. Kemal Paşa gelir, bir kahve ısmarlar, azıcık otururdu. O günlerde bütün enerjisiyle maksat uğruna çalışan dağınık kuvvetleri yönetmeye çalışıyordu. Aynı zamanda ateşi vardı ve hastaydı. Bugünlerde Dr. Refik’le, Dr. Adnan adeta endişeyle etrafında dolaşır onunla meşgul olurlardı.



…Büyük odadaki manzara gözlerimin önündedir. M. Kemal Paşa, lambasının ışığı altında kâğıtları karıştırır. Miralay İsmet Bey sürekli olarak dolaşır. Cami Bey, dizinde kâğıtlarla konuşma fırsatını beklerdi. İçişlerinde sorunlar gittikçe çoğalıyordu. Her yarım saatte bir Hayati Bey gelir, telgraflar getirirdi. Bunların arasında şöyleler vardı: “Ben hilafet ordusunun yaklaştığını görüyorum. Halkın onlara katılımından endişe duyuyorum. Onlar girip telgraf tellerini kesmeden önce emirlerinizi bekliyorum.”


Bunlardan biri okunduktan sonra, Hayati Bey askeri selam vererek: “Teller kesilmiştir” dedi, işte, ihtilalin manzaralarından biri.

Diğer bir telgraf: “Ben kasabanın dışında muhabere (haberleşme) merkezi kurdum. Kaymakam, Hilafetçilerle anlaşmak üzeredir. O, bir vatan hainidir”.



Her gece etrafımızdaki merkezler ve kasabalardan böyle telgraflar alırdık. BU İHTİLAL GÜNLERİNDE ZAVALLI VE YOKSUL TELGRAFÇILARIN CESARET VE VATANSEVERLİKLERİNİ, YAPTIKLARI HİZMETİ TAKDİR ETMEMEK İMKÂN DIŞIDIR.


Bu durum her gece şafak sökünceye kadar devam eder, hepimiz yorgunluktan bitkin bir duruma gelirdik. M. Kemal Paşa’nın o günlerdeki kadar yorgun ve bazen de ümitsiz olduğunu görmüş değilim. (ÜMİTSİZ OLDUĞUNU SANMIYORUM.)


Genellikle birkaç saat uyuyabilmek için sabahın erken saatlerinde aşağıya inerdik. Fakat rahat uyumak da pek mümkün olmazdı. Çünkü Hilafet Ordusu mensuplarının ne zaman bizim yerimizi de basıp yatağımızda bizi boğazlayacaklarını tahmin edemiyordum. Bugünlerde, bu vatan hainleri, Bolu Hastanesi’nde yatan bazı subayları da yataklarından sürükleyip hastanenin önünde kafalarını taşla ezmişlerdi[i].”



ATATÜRK DEVRİMİ – Fethi KARADUMAN

www.ataturkdevrimi.com

TWİTTER : fethikaraduman2
________________________________________

[i] Halide Edip Adıvar, a.g.e. kitap II, s.27–37

23 Mayıs 2012 Çarşamba

STONEHENGE

Geçmiş medeniyetlere bakıldığında, bazı teoriler tartışılır hale gelmekte. Geçmişten bugüne gelen izler, zaman zaman bizi düşündürüyor.. “İlkelden, medeniyete uzanan bir ilerleme”. İnsan evrimleşip, gelişim gösteren bir varlıktır, ancak zekâ ve yaratıcılık hep vardır. Acaba yüz binlerce yıl önce yaşamış olan uygarlıkların bıraktıkları kalıntılar ve izlerden yola çıkarak, bu teknolojiyle hala o zamanlardan kalan izlerin sırrını çözememek nasıl açıklanabilir? Çok basit bir mantıkla, ya onlar bizlerden daha ileri medeniyetlere ve teknolojiye sahiptiler, ya da biz şu anda hala o teknolojik bilgilere sahip değiliz.

Belki de bilim adamlarının da açıkladığı gibi; nasıl şu anda dünya üzerinde değişik teknolojiye sahip olan ülkeler yaşıyorsa, (uzay teknolojisi ve ilkel insanlar) daha önceki medeniyetler de çeşitlilik gösteriyor olabilir. Gene de bu teknolojiyle, bu sırları hala aralayamamış olmamız ilginç değil mi?
Peki, bu nasıl olabilir? İngiltere’de bulunan Stonehenge'i incelediğimizde, Londra’nın kilometrelerce uzanan vadilerinde bir çakıl taşı bile bulunamazken, birdenbire orada bir abide gibi dikilen o büyük kayalar, nasıl oraya gelmiş olabilir? Ve ne için? Neden belli bir hiza ve dizimle sıralanmış olabilirler?

Stonehenge çember halinde yerleştirilmiş, büyük taş bloklardan oluşan bir yapıt olup, ortalama olarak 4.5 metre yüksekliğinde ve her biri ortalama 25 ton ağırlığında yaklaşık 30 adet taş bloğun bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Bu yapıt birçok insanın ve araştırmacının çok ilgisini çekmektedir. Yapımı ve yapılış amacı hakkında pek çok teori vardır. Burada önemli olan, bu teorilerden hangilerinin doğruluk içerdiği değil, bu yapıtın, insanlık tarihini açıklamak için öne sürülen bazı teorileri geçersiz kılan örneklerden biri daha olmasıdır.

Yapılan araştırmalara göre, Stonehenge'in üç inşaat aşamasında meydana geldiğini ortaya koymaktadır. Birçok kaynağa göre, Stonehenge'in en eski dönemi MÖ 2800 yılına dayanmaktadır. Yani Stonehenge'in tarihi bundan yaklaşık 5000 yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Tarihi kaynaklar, ilk inşaat sırasında arazide dev taşlardan küçük bir çember yapıldığını ve bu çemberin dışına da bir topuk taşı yerleştirildiğini ortaya koymaktadır. Daha sonra, yine dev taşlarla ikinci bir çember oluşturulmuş, bundan sonra da çemberlerin iç kısmına "mavi taş" denilen taş bloklar yerleştirilmiştir.
Bu yapının en dikkat çekici yönlerinden biri, burada kullanılan mavi taşlardır. Çünkü Stonehenge'in yakınında herhangi bir mavi taş kaynağı yoktur. Yapılan araştırmalar, bu taşların Prescelly dağlarından, yapıtın olduğu yere getirildiğini ortaya koymuştur. Burada ise karşımıza yine olağanüstü bir durum çıkmaktadır. Çünkü, söz konusu mavi taş kaynağı, Stonehenge'den yaklaşık 380 km (kara yoluyla) uzaklıktadır. Eğer o dönemde yaşamış insanlar, hikâyelerde anlatıldığı gibi, ilkel koşullarda yaşayan, ellerindeki tek malzeme ağaçtan kaldıraçlar, kütükten yapılmış sallar ve taş baltalar olan insanlar olsaydı, tonlarca ağırlığındaki bu taşlar Stonehenge'in olduğu bölgeye nasıl getirilmiş olacaktı? İşte bu, cevaplanması mümkün olmayan bir soru olarak beklemededir.
Bir grup araştırmacı, o dönemin koşullarını canlandırarak mavi taşları Stonehenge'e kadar taşımaya çalışmışlardır. Bunun için ağaçtan kaldıraçlar kullanmışlar, üç sandalı birbirine bağlayarak benzer büyüklükteki taşların sığabileceği bir sal meydana getirmişler, ağaçtan sırıkları kullanarak salı nehir yukarı taşımaya çalışmışlar, daha sonra da kabaca hazırlanmış tekerlekler üzerinde taşları tepeye doğru çıkarmaya uğraşmışlardır. Ancak tüm bu uğraşıları sonuçsuz kalmıştır. Bu, mavi taşların Stonehenge'in olduğu yere nasıl taşındığını anlayabilmek için yapılan denemelerden sadece biridir. Daha pek çok deneme yapılmış ve dönemin insanlarının nasıl bir nakliye olanağıyla bu kayaları bu bölgeye getirebileceği anlaşılmaya çalışılmıştır. Ancak bu araştırmalar neticeye ulaşmaktan hep uzak kalmışlardır. Çünkü tüm bu denemeler, Stonehenge'in yapıldığı dönemde yaşayanların sadece taş ve ağaç gibi kaba malzemeler kullandıkları ve geri bir medeniyete sahip oldukları ışığında yapılmaktadır.
Burada önemli bulunan bir nokta daha vardır. Araştırma ve denemeler yapılırken gemi tersanelerinde yapılan çeşitli modellerden yararlanılmakta, gelişmiş fabrikalarda üretilen halatlar kullanılmakta, detaylı hesaplar ve planlamalar yapılmaktadır. Yani günümüz teknolojisinin olanaklarından faydalanılmaktadır. Buna rağmen sonuç elde edilememektedir. Bundan yaklaşık 5000 yıl önce yaşayan insanlar ise, tonlarca ağırlığındaki bu taşları taşımışlar, coğrafi konumlarını hesaplayarak bir çember haline getirmişlerdir. Tüm bunları taş baltalar, kütükten yapılmış sallar, ağaçtan inşa edilmiş kaldıraçlarla yapmadıkları açıktır. Stonehenge ve diğer pek çok megalit, belki de bizim dahi tahmin edemeyeceğimiz bir teknoloji kullanılarak inşa edilmiştir.
Son olarak, nasıl ve ne şekilde yapılmış olduğu halen tartışılmakta olan Stonehenge'in bilim adamlarınca ortaya çıkarılan başka bir önemli özelliği de, astronomiyle olan bağlantısıdır. Elde edilen bulgular, bu yapıtı inşa edenlerin mühendislik bilgilerinin yanı sıra, astronomi bilgilerinin de gelişmiş olduğunu göstermektedir.

22 Mayıs 2012 Salı

İLNİGÇ


Bir ignliiz üvnsertsinede ypalın arşaıtramya gröe,


kleimleirn hrfalreiinn hnagi srıdaa yzalıdkılraı ömneli dğeliimş.


Öenlmi oaln brinci ve snonucnu hrfain yrenide omlsaımyış.


Ardakai hfralerin srısaı krıaşık oslada ouknyourumş.


Çnükü kleimlrei hraf hraf dğeil btüün oalark oykuorumuşz.






Bakın nasıl da düzgün okudunuz, ilginç değil mi?





21 Mayıs 2012 Pazartesi

MART AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 5

KİTABIN ADI : 1. Kuzey Irak Operasyonunun Bilinmeyen Yönleri – Sınır Ötesi Savaşın Kurmay Günlüğü
KİTABIN YAZARI : Saygı Öztürk
KİTABIN ÇEVİRMENİ:  -
KİTABIN YAYINEVİ : Doğan Kitap
KİTABIN BASKI YILI : 2007
KİTABIN BASKI SAYISI : 4. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI : 177 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 10/10

YORUM:
Türkiye’nin son dönemlerde yetiştirdiği önemli ve saygı gazetecilerden Saygı Öztürk bu değerli kitabında, 1992 yılında, PKK’ya yönelik yapılan ilk sınır ötesi operasyona ilişkin çok değerli ayrıntılar veriyor.
Ne yazık ki artık toplumumuzda kanıksanmaya başlayan bu kalkışmanın gizli ip uçları ve dış uzantıları satır aralarından gerçekleri haykırıyor.
Operasyonun komutanı General Mete Sayar ve Binbaşı Levent Ersöz’den alınan birebir ilk kaynak bilgiler kitabı değerli kılıyor.
Ayrıca toplumca çok bilinmeyen PKK’lılarla askerimizin karşısına çıkan ABD’li albay Martin Rallison’un esir alınmasını sağlayan tim komutanı Albay Aziz Ergen’in röportajı kanımca çok değerli bilgiler veriyor.
Kitabı bitirdiğinizde lütfen son sayfalarda yer alan şehit ve gazi askerlerimizin isimlerini tek tek okuyun. Bu kahramanlara yapacağınız bu kısacık tazim onların unutulmamasını sağlayacaktır.

Saygı Öztürk (d. 1955, Sarıkaya, Yozgat), Türk araştırmacı gazeteci ve yazar.
Öztürk, Yozgat'ın Sarıkaya ilçesine bağlı olan Akbucak Köyü'nde dünyaya gelmiştir. 13 çocuklu ailenin 12. çocuğudur. Asıl mesleği öğretmenliktir. 1978-1994 yılları arasında Hürriyet gazetesinde çalışan yazar, 1994-1999 yılları arasında Sabah gazetesinde görev yaptı. Star, Gözcü ve Hürriyet gazetelerinde de çalışan Öztürk, halen Sözcü gazetesi Ankara Temsilcisi ve aynı gazete de köşe yazarlığı yapmaktadır. Yazar, Sedat Simavi Gazetecilik Ödülü, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Çağdaş Gazeteciler Derneği, Ankara Gazeteciler Cemiyeti ile diğer meslek örgüt ve kuruluşlarından ödüller almıştır. Öztürk'ün Saadet Öztürk'ten de Emre ve Esim isimli iki çocuğu bulunmaktadır.

Kitapları
MGK - Dünü ve Bugünü ile Milli güvenlik Kurulu, 2011 ISBN 978-605-09-0441-3
Son Babalar, 2011 ISBN 978-605-09-0035-4
Okyanus Ötesindeki Vaiz, 2010 ISBN 9786051118512
Taşeron Mesih, 2010 ISBN 978-605-111-447-7
Ölüm Kuyuları, 2009 ISBN 978-605-111-222-0
33 Kurşun, 2008 ISBN 975-991-680-0
İsmet Paşa'nın Kürt Raporu, 2007 ISBN 9759915490
Kırcı, 5-6-2 Tamam Reis, 2007 ISBN 9752935297
Madalyalı Mahkum, 2007 ISBN 9759915551
Sınır Ötesi Savaşın Kurmay Günlüğü, 2007 ISBN 9752936072
Şemdinli'de Olay Var..., 2006 ISBN 975-8572-90-3
Aynadaki Reis/Sedat Peker'in Sıradışı Yaşamı, 2006 ISBN 975-9198-36-3
Kırmızı Klasör, 2005 ISBN 975-8961-42-X
Madalyalı Mahkum, 2004 ISBN 975-8572-56-3
5-6-2 Tamam Reis... Kırcı, Ağca ve Bir Dönemin Cinayetleri, 2003 ISBN 975-8572-37-7
Kasadaki Dosyalar, 2003 ISBN 975-8572-39-3
Devletin Derinliklerinde, 2002 ISBN 978-975-991-419-6
Belgelerle Ergenekon, 2008 ISBN 978-975-991-886-6

18 Mayıs 2012 Cuma

"BEN ANKARA"

Ankara, mücadelenin kentidir,

Ankara Cumhuriyet'in başkentidir,
Devrimin başkentidir,
Ankara haksızlığa karşı direnenlerin kentidir,
Ankara öğrenci kentidir,
Ankara memur kentidir,
Ankara aklıselimin kentidir,
Ankara dayanışma'nın kentidir,
Ankara haksızlığa karşı vicdanın kentidir.
Ankara direnişin ve umudun başkentidir..
89 yaşında bir Başkentte yaşıyoruz... Koca çınar gibi sığındık dallarının gölgesine...
Onun bedenindeki her bir çizginin ağırlığını taşıyor yüreklerimiz. Her bir sokağında yaşadığımız anılarımız, sevinçlerimiz ve öfkelerimiz büyütüyor bizi.
Onun "Cumhuriyet Kenti" kimliğine yönelik yapılan her saldırı, kimliğini değiştirmek içinyoğun çaba harcayan yerel ve merkezi yönetimler son 20 yıldır, aymazlık içerisindeler.

Tüm yaşanmışlıklarımıza tanıklık etmiş alanlar, Atatürk Orman Çiftliği, Atatürk Kültür Merkezi, Ulus Tarihi Kent Merkezi, Atatürk Bulvarı, Güvenpark, Gençlik Parkı, Zafer Meydanı, başta olmak üzere, bir kenti kent yapan tüm yaşam alanlarımız, tarihsel değerlerinden, anılarımızdan arındırılarak kent belleği yok edilmek üzere yasalar çıkartılmakta, plan ve projeler üretilmektedir.

Başkent Ankara'ya yeni bir "kimlik" yaratılmak istenmektedir.
Ankara'nın başkent kimliği çılgın projelerle birlikte, marka kent, hastane kenti, alışveriş kenti, gökdelen kenti gibi kamu kaynaklarını israf eden gösteriş amaçlı projelerle parçalanmaktadır. Ankara'nın bir kimliği vardır;
Ankara bu ülkenin kalbidir, kalbi olan bir ülkenin toplumuna duyduğu sevgi, adalet duygusu hep vardır. Ankara'nın kimliğini değiştirecek kentsel dönüşüm ve kentsel yenileme adı altında hayata geçirilmeye çalışılan yasal düzenlemelerle, uygulamalarla, bu ülkenin kalbine hançer saplanarak, kalpsizleştirmeye çalışılmaktadır... Kalbimiz olmasa ne olursa, bir ülkenin kalbi olmayınca da o olur.
Ankara'nın "Cumhuriyet" dönemi yapılarına ve kentsel alanlarına karşı başlatılan yıkım, döneminde geçerli 13.yy kostümlü bazı mimari tarzlar ideolojik bir biçimde günümüz için ortaya atılmaktadır. Bu yıkım ve dönüştürme sürecinde öncelikle yaşam alanlarımızı zenginleştiren, kültürel yapımızı güçlendiren kültür mekânları ile tarihsel birikimi ile kolektif bellek mekânlarımız olan Cumhuriyetin simgesi olan yapılar, meydanlar, bulvarlar, parklar hedef alınmaktadır.
Bu hedef doğrudan bizim yaşamımızdır. Nefes almamıza, bir kentte yaşamamıza, çocuklarımıza bırakacağımız anılarımıza, komşuluklarımıza, sevdiklerimizle kucaklaşmamıza, ayrılıklarımıza, acılarımıza yani bir insanı insan yapan en önemli değer olan belleğimize, albümlerimize, anı defterlerimize, dedelerimizin, ninelerimizin, anne ve babalarımızın bize bıraktıklarına ve onlarla paylaştıklarımıza yönelen bir ruh çalma, ruhsuzlaştırma operasyonudur...
Gündeme getirilen "Afet Yasası" ile de Ankara'nın Cumhuriyet değerlerini koruyan bazı kanunlar devre dışı bırakılmak istenmekte, afet riski altında denilerek Birinci Meclis, İkinci Meclis, Ankara Palas, İş Bankası, Sümerbank gibi simgesel yapıların ortadan kaldırılmasının yolu açılmaktadır.
Bu süreçte oluşan rant ise öncelikle yapım sürecinde devreye giren inşaat sermayesine ardından da satın alma yoluyla mülk sahibi olan kesimlere aktarılmaktadır.
89 yıllık bir çınarın gölgesindeyiz... Onun dallarına vurulan her bir baltanın karşısında, örülmüş bir duvar gibi durmaya devam edecek bedenlerimiz...
Başkent Dayanışması Başkent Ankara'nın kimliğine yönelik yaşam alanlarımızın daraltılmasına karşı, Ankara'yı direnişin ve umudun başkenti, kültürün ve sanatın başkenti, dayanışmanın, adaletin başkenti yapmak için çıktı yola...

Bir duvar örmeye başladık, direniş için dayanışma için Başkent Ankara için. Herkesin koyacak bir tuğlası var biliyoruz, nerede olursak olalım, Ankara İçin bir araya gelen, kendi rengiyle eylem yapan her topluluk başkent dayanışmasının bir parçasıdır.

Başkent Dayanışması, Cumhuriyetle özdeşleşmiş bir kentin kaynağına dönerek geleceğine sahip çıkmasıdır... Başkent için rengini seç, eylemini yap, dayanışmaya katıl...


BEN ANKARA !

BAŞKENT DAYANIŞMASI
TMMOB MİMARLAR ODASI ANKARA ŞUBESİ
68'LİLER DAYANIŞMA DERNEĞİ
ANKARA CAZ DERNEĞİ
ANKARA FOTOĞRAF SANATÇILARI DERNEĞİ - AFSAD
ANKARA SANAT TİYATROSU - AST
ANKARA ÜNİVERSİTESİ İLETİŞİM FAKÜLTESİ MEZUNLARI VAKFI - İLEV
BARINMA HAKKI MECLİSİ
BİRLEŞİK TAŞIMACILIK ÇALIŞANLARI SENDİKASI
CUMHURİYET HALK PARTİSİ ANKARA İL BAŞKANLIĞI
CUMHURİYET HALK PARTİSİ ÇANKAYA İLÇE BAŞKANLIĞI
ÇİĞDEMİM DERNEĞİ
DEVLET TİYATROSU OPERA VE BALESİ ÇALIŞANLARI VAKFI - TOBAV
DEVRİMCİ 78'LİLER FEDERASYONU
GAZİ ÜNİVERSİTESİ MEZUNLAR DERNEĞİ
HALKEVLERİ
KAVAKLIDEREM DERNEĞİ
KORUMA VE RESTORASYON UZMANLARI DERNEĞİ - KORDER
KÜLTÜR TURİZM VE ÇEVRE GAZETECİLERİ DERNEĞİ
LEO ETKİNLİK YÖNETİMİ VE İLETİŞİM
MAMAK SANAT TİYATROSU
MİMARLAR DERNEĞİ 1927
MÜLKİYELİLER BİRLİĞİ
ODTÜ MEZUNLARI DERNEĞİ
ÖZGÜR TİYATRO
SANART
SANAT KURUMU DERNEĞİ
TMMOB ÇEVRE MÜHENDİSLERİ ODASI ANKARA ŞUBESİ

TMMOB ELEKTRİK MÜHENDİSLERİ ODASI ANKARA ŞUBESİ
TMMOB HARİTA VE KADASTRO MÜHENDİSLERİ ODASI ANKARA ŞUBESİ
TMMOB İNŞAAT MÜHENDİSLERİ ODASI ANKARA ŞUBESİ
TMMOB KİMYA MÜHENDİSLERİ ODASI ANKARA ŞUBESİ
TMMOB MAKİNA MÜHENDİSLERİ ODASI ANKARA ŞUBESİ
YAYGARA GÜNCEL SANAT İNSİYATİFİ



17 Mayıs 2012 Perşembe

MART AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 4

KİTABIN ADI : Angel Dayı

KİTABIN YAZARI : Panait İstrati
KİTABIN ÇEVİRMENİ : (Hazırlayan) Faruk Çil
KİTABIN YAYINEVİ : Mercek Yayıncılık
KİTABIN BASKI YILI : 2003
KİTABIN BASKI SAYISI . 1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI:  159 sayfa
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ : 10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ : 10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ : 10/10

YORUM:
Değerli yazarın bir uzun hikayesi.
Türlü dillerin konuşulduğu, değişik milletlerden insanların yıllarca Osmanlı idaresinde yaşamasının ardından milliyetçilik filizlerinin atılmasıyla başlayan uluslaşma sürecine kısa bir bakış.
Hikayenin özellikle 2. Yarısından itibaren anlatılan haydut Kozma’nın yaşamı, sevgilisi Floriçka ile serüvenleri etkileyici.
Lirik ve romantik özellikleri ağır basan hikaye Balkan coğrafyasına güzelleme niteliğinde. Okumak için kitap arandığınızda aklınızda bulunsun



Panait Istrati, (d. 1884 - ö. 1935) Romen yazar. Balkanların Maksim Gorki'si olarak anılır.

Romanya'nın bir liman kenti olan İbrail'de doğan yazar, gençliğini, aralarında İstanbul'un da olduğu pek çok Osmanlı kentinde geçirdi. Babası Yunanlıdır. Mısır'ı, Lübnan'ı, Suriye'yi gezdi. Bu dönemde, bulduğu bir sözlük sayesinde Fransızca öğrendi. 1921 yılında, Fransa'nın Nice kentine giderken, yalnızlığı dolayısıyla ihtihar girişiminde bulundu. O sırada üzerinde Romain Rolland'a yazılmış fakat henüz göndermemiş olduğu bir mektup bulunuyordu.
İlk romanı Kira Kiralina (Yaşar Nabi Nayır tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir) 1923 yılında Romain Rolland'ın yazdığı önsözüyle birlikte basılmıştır. Panait Istrati tüm eserlerini anadili olan Rumence değil, Fransızca olarak yazmıştır. Türkçe'ye de çevrilmiş önemli eserleri arasında, Arkadaş (Mihail), Akdeniz, Sokak Kızı (Nerantsula), Angel Dayı, Kodin, Baragan'ın Devedikenleri, Uşak ve Sünger Avcıları gelir.
Gençlik yıllarında devrimci hareketlerin etkisine kapılmış olan Istrati, 1929'da Komünist Partinin daveti üzerine Sovyetler Birliği'ni gezdikten sonra umutsuzluğa kapılmış ve politik mücadelenin dünyada bir şeyleri değiştirmek için yetersiz olduğu fikrini edinmiştir. Pek çok romanında da politikadan, politik mücadeleden çok insanı insan yapan değerler üzerinde durması bu yüzdendir. Panait Istrati romanlarının çoğunda yaptığı yolculukları anlatır. Fakat gezdiği ülkeler değil, tanıdığı insanlar ön plandadır. Istrati'nin eserlerinde gerçek bir insan sevgisi hissedilir. Bu karşılıksız ve koşulsuz sevginin hikâyesindeki kahramanların başına getirdiği belalar kadar, onlara yaptığı katkı da nesnel bir biçimde anlatılır.
Panait Istrati'nin şaheseri olarak Arkadaş (Mihail) adlı kitabı gösterilebilir. Bu kitapta, Panait Istrati'nin pek çok başka romanındaki başkahramanı da olan Adrian Zografi ile Mihail'in arkadaşlığı anlatılır. Bu arkadaşlık, ideal bir sevgi görüşünü simgelemek için kullanılmıştır. Istrati birçok başka eserinde de arkadaşlık temasını kullanmıştır. Hatta bu eserlerin çoğunda büyük, efsanevi aşklar bile arkadaşlıklar uğruna feda edilmişlerdir.




16 Mayıs 2012 Çarşamba

AURORA ZIRHLISI

Saint Petersburg’un en önemli gezi noktalarından birisi de Ekim Devrimini yakından bilenler için devrimin bir anlamda simgelerinden olan Aurora zırhlısıdır.
25 Ekim (7 Kasım) sabahı, Kronstadt donanma limanına demirlemiş olan Baltık Filosu’dan Aurora (kelime anlamı: karanlık gecede genellikle kuzey yarımkürenin göğünde gözüken ışık demeti, bandı) Zırhlısı’nın Kışlık Saray’a dönmüş olan namluları ateşe başlamışlardır.

Bir anlamda devrimi başlatan bu eylemden sonra RSDP militanları ve işçilerinin Kışlık Saray’a saldırmaları üzerine geçici hükümetin yerleşmiş olduğu binada hükümet üyeleri tutuklanmış başbakan Kerensky ise kaçmayı başarmıştı.


Aurora halen müze durumunda. 10.00-16.00 saatleri arasında ücretsiz gezilebiliyor. Gemide tüm malzemeler, giysiden mutfak gereçlerine kadar, tayfaların hamaklarından kaptan köşküne kadar her malzemesi korunmuş ve sergileniyor.
Teknik özellikleri;

Yapım yeri: Admiralty Tersanesi St Petersburg
Yapım Tarihi: 11 Mayıs 1900

Göreve çıkış tarihi: 29 Temmuz 1903

Sınıfı ve tipi: Pallada Sınıfı Zırhlı Kruvazör


Ağırlığı: 6731 Ton

Uzunluğu: 126,8 m. (416 feet)
Genişliği: 16,8 m (55 feet)


Motor Gücü: Üç şaftlı pistonlu buhar motorları 24 ton kömür kapasiteli Belleville kazanlı 11.610 hp.

Hızı: 19 knots
Menzili: 10 knot 7.200 km (4.500 mil)








Bandırma Vapurunu, Yavuz Zırhlısını ve Nusrat’ı koruyamayan bizler için bir tokat gibi…

15 Mayıs 2012 Salı

Ardıç kuşu ve Ardıç ağacı

Ankara da isim uzamıştı. İstanbul’a dönüş için aldığım biletimi değiştirmem gerekiyordu. Öğle arasında Sıhhiye’deki otobüs yazıhanesine gidip biletimi erteletmek için acele ediyordum. Kalabalıkta koşarken çarpıştık o yaşlı adamla. Sendeledi, elindeki büyük sepette bulunan tahta kasık, masalar yola saçıldı. Sanırım Belediye zabıtasından kaçıyordu. Heyecanlanmış, rengi solmuş, nefes nefese kalmıştı. Sakinleşmesi için koluna girip yol kenarındaki banka oturmasını sağladım. Savrulan kasık ve maşaları toplayıp ben de yanına oturdum. Sepetten dağılanları yerine dizip, bir yandan da;

-Bırakmıyor su Belediye zabıtaları üç kuruş para kazanalım, eve katkımız olsun diyerek söyleniyordu.
Tahta kaşıkları sepete koyarken yardim etmek istedim.
-Dur hele, Şimşir ve Ardıç olanları diğerlerine karıştırma- diyerek bana engel oldu.
-Hepsi tahta kaşık işte ne fark eder?
-Olur mu beyim? Şimşir ve Ardıç ile Ihlamur, Gürgen bir olur mu?
-Bilmem... Görsem ağaçlarını bile tanımam herhalde. Ne fark var aralarında?
-Ardıç, Şimşir sert ağaçtır, kolay bırakmaz kendini isleyesin. Zordur Ardıç’tan kaşık çıkarmak ama, evladiyeliktir, senelerce kullanırsın. Ihlamur, Gürgen ise yumuşaktır, kolay islersin ama çabuk yumuşar, dayanmaz.

Sivas in Hafik ilçesinde çiftçilik yaparken sağlık sorunları nedeniyle kızının yanına Ankara ya yerleşmiş. Evin geçimine katkısı olsun diye tahta kasık ve masa yapıp işportada satıyormuş. Ardıç ağacının zor bulunduğundan yakındı. Elindeki maşayı eliyle okşayarak;

-Ardıç kuşu (Halk dilinde Cirrik kuşu, Karatavuk) ağacını terketti, biraraya gelmeleri çok zor artık- dedi.
Anlamamış gözlerle bakmış olacağım ki açıklama yapma ihtiyacı duydu.
-Beyim Ardıç kuşunu bilmez çoğumuz. Ardıç ağacı yabanidir, öyle tohumundan üretemezsin, çelikleme ile de olmaz. Ağacın üremesi meyvelerinin Ardıç kuşu tarafından yenilip pisliği ile atılmasına bağlı.Ağacın tohumu ancak o zaman filizlenebilir hale gelir.
-Yani bu kus olmazsa Ardıç ağacı üreyemiyor, öyle mi?
-Evet, aynen öyle. Bunlar birbirine mahkum sevdalılardı.
-Peki sonra ne oldu, kuşlar mi azaldı?
-Kuşlar azalmadı hatta çoğaldılar bile. Ama şehirler büyüdükçe çöplükleri de büyüdü. Kuşlar Ardıç ağacının meyvelerini yemektense çöplükten beslenmenin daha kolay olduğunu keşfettiler. Ardıç kuşu ağacını unuttu, şimdi kentlerin, kasabaların çöplüklerinde yaşıyorlar. Ardıç ağaçları ise kayboluyor gözümüzün önünden. Herkes Ardıç kuşu gibi, zahmet çekmektense kolay geçinmenin, kolay yaşamanın yolunu arıyor, ardına bakmıyor. Bu yüzden şehirleri seçiyorlar. Biraz paran olsun, emek vermeden yaşayıp geçip gitmek mümkün bu şehirde.
-Ne var bunda, şehirler hep böyle?
Sustu bir sure. Kafasını sağa sola sallayıp kendi kendine söylendi.
Bir sure daha konuşmadan oturduk o bankta. Ardıç ağacından yapılmış bir çift kasık almak istedim. Gazete kağıdına sarıp uzattı. Söylediği fiyattan fazla para vermek istedim, ederinden fazlasını almadı. İpini omuzuna atıp sepeti kucakladı, helalleştik. Ağır adımlarla yürüyerek şehrin kalabalığında gözden kayboldu.



NOT- Türkiye deki Ardıç ormanlarının % 92 si niteliğini yitirmiştir. Yüzlerce yıl önce Ardıç ormanları ile kaplı İç ve Doğu Anadolu da erozyonu önleyecek orman kurmada kullanılabilecek tek ağaç Ardıç’tır. Ardıç ağacı çok az su ile kıraç arazilerde yaşayabilir ve orman yangınlarına karşı da dirençlidir. Tip, alkollü içki, kozmetik sanayi, inşaat sektörü ve mobilya sanayisi için de çok değerli bir ağaçtır.
Ardıç ağacı rüzgar, kar ve ses perdesi olarak yol kenarlarında ve kentlerde de kullanılmaktadır.


(Mersin Orman Bölge Müdürlüğü Türkiye’de bir ilki gerçekleştirerek özel bir Ardıç ağacı yetiştirme yöntemi denemektedir.)


Dr. Mehmet Uhri